top of page

AŞK YOKSA AKTÜERYA NE YAPSIN?

Güncelleme tarihi: 4 gün önce



İnsan neden evlenir, neden çocuk sahibi olur, bir kalp atışı neden bu kadar kıymetli?


Çünkü insan sadece nefes alan bir canlı değildir. Anlam arar. İz bırakmak ister. “Ben buradaydım” demek ister. Ve geleceğe bir şey taşımaya çalışır.


Bir çocuk;

geleceğe bırakılan bir emanet,

dünyaya söylenen sessiz ama inatçı bir “vazgeçmiyorum” cümlesidir.


İnsan çocuk yaparak şunu söyler:

“Bu dünya, her şeye rağmen yaşamaya değer.”

Bu bir biyoloji meselesi değil. Bu, son derece bilinçli, varoluşsal bir "karardır".


Hayat neden bu kadar kıymetli? Gelecek neden bu kadar önemli?


Çünkü hayatın tekrarı yok. Gelecek garanti değil. Ama umut… her zaman mümkün.


İnsan yok oluşa karşı en güçlü refleksini umut üreterek verir. Severek, çoğalarak, bağ kurarak hayata tutunur. Aslında hayatı savunur.


Ama gelin görün ki artık insanlar eskisi gibi değil.


Bir zamanlar çocuk sahibi olmak “hayatın doğal akışıydı”. Sorulmazdı. Tartışılmazdı.

Şimdi ise durum bambaşka. Bu bir gecikme değil sadece, bu giderek bilinçli hale gelen bir "vazgeçiş".


Bir zamanlar dünya nüfusu hızla artıyordu. Hem de öyle böyle değil, sanki herkes gizli bir “çoğalalım” kampanyasına katılmış gibiydi.


1920’lerde dünya nüfusu 2 milyar civarındaydı. Sonra; bebek ve çocuk ölümleri azaldı.

Aşılar bulundu, antibiyotikler girdi hayatımıza. Temiz suya erişim arttı. Tarım verimliliği yükseldi. Yani insanlar daha uzun yaşamaya başladı ve doğan çocukların hayatta kalma ihtimali ciddi biçimde arttı. (Our World in Data / UN WPP verileri bunu çok net gösteriyor.)


Ve nüfus hızla büyüdü. Ama sonra…bir şey oldu.


Bugün dünya nüfusu 8 milyara ulaşmış olsa da, bu artışın asıl motoru olan doğurganlık hızı

— yani kadın başına düşen çocuk sayısı — 1950’lerden bu yana neredeyse tüm bölgelerde düşüyor.


Nüfus hâlâ artıyor, ama artışın nedeni yeni doğanlar değil; geçmişte doğan kuşakların hâlâ hayatta olması ve yaşam süresinin uzamış olması.

Asıl hikâye de burada.



İlk alarm veren ülkeler Batı Avrupa ve Japonya oldu. Batı Avrupa’da 1960’lardan itibaren doğurganlık hızla düşmeye başladı. 1970–80’lere gelindiğinde birçok ülkede doğurganlık,

nüfusu yerinde tutan eşik olan"2,1’in altına" indi.


Ama en çarpıcı örnek Japonya. 1970’lerden sonra çok hızlı bir yaşlanma sürecine giren Japonya’da bugün nüfusun yaklaşık üçte biri 60 yaşın üzerinde. Ülke hem yaşlanıyor

hem de küçülüyor.


Dünya artık “çoğalmak” konusunda eskisi kadar hevesli değil.


Yaşlanma dediğimiz şey aslında çok teknik bir tabloyla karşımıza çıkıyor:


• Doğurganlığın kalıcı olarak 2,1’in altına inmesi

• 65 yaş üstü nüfus payının hızla yükselmesi

• Çalışan nüfus ile emekli nüfus arasındaki dengenin bozulması, yani bağımlılık oranının artması.


Bugün dünya aynı anda iki farklı demografiyi yaşıyor. Bir grup ülkede doğurganlık düşük, nüfus yaşlanıyor ya da azalıyor (Doğu Asya, Avrupa’nın büyük kısmı, bazı Amerika ülkeleri) başka bir grupta nüfus hâlâ hızlı artıyor (Sahra-altı Afrika ve bazı Güney Asya ülkeleri)


Birleşmiş Milletler’in güncel projeksiyonları şunu söylüyor:

Dünya nüfusu yüzyılın ikinci yarısında tepe yapabilir, ve ardından yatay seyredebilir ya da azalmaya başlayabilir. (Senaryoya bağlı.)


Eskiden kalabalık olmak önemliydi.


Çin’in hikâyesi tam bir "U dönüşü".


Hatırlıyorum; ilkokul, ortaokul yıllarında (70’ler, 80’ler) Çin “1 milyarlık nüfusuyla” anılırdı.

Hatta “Bir milyar Çinli aynı anda zıplasa dünya ters döner” diye şakalar yapılırdı.


Çin, çok kısa sürede“ genç, kalabalık, ucuz işgücü” ülkesinden“hızla yaşlanan, pahalılaşan işgücü” ülkesine dönüştü.Üretim, büyüme ve küresel rekabet gücü açısından

ciddi bir kırılma yaşadı. Şimdilerde Kendi eliyle frene bastığı nüfusu şimdi yine kendi eliyle itmeye çalışıyor.


1970’lerde, “Tek çocuk yapın” diye parmak sallayan Çin, 2015’ten sonra “Tamam, iki çocuk olur.” Sonra “Üç çocuk yapın, vergi indirimi de var.” Bugün ise neredeyse “Lütfen… rica ediyoruz…” dese de

Olmuyor.


Türkiye’ye gelince… Resmî verilere göre:

• Toplam doğurganlık hızı 2001’de: 2,38 iken 2023’te: 1,51'e düşmüş.

2019’da 7,55 milyon olan 65 yaş üstü nüfus 2024’te: 9,11 milyona yükselmiş.

(Nüfusun %10,6’sı) (Tüik veri portalı)


Henüz Avrupa kadar yaşlı değiliz, evet. Ama hızla yaşlanıyoruz. Bu iki veri bize Türkiye'nin artık “genç nüfus ülkesiyim” otomatiğinden çıktığını söylüyor ve Türkiye’yi net biçimde "düşük doğurganlık ülkeleri" ligine sokuyor.


Bugünün “genç” Türkiye’si çok da uzak olmayan bir gelecekte diğer ülkelerin yaşadığı sorunlarla yüzleşecek.


Geçmişte “en az üç çocuk” denildiğinde bu çağrı aklımızla dalga geçiyorlar tepkisi yarattı, pek çok platformda da mizah materyali oldu. Çünkü sadece “sevişin, çoğalın” demekle olmuyor.


Bazı ülkeler yaşlanmayı yüksek gelirle yönetir. Türkiye’nin kritik eşiği ise bu dönüşümü "verimlilik artışıyla" destekleyip destekleyemeyeceği. Biz bu demografik dönüşümü zenginleşmeden yaşıyoruz.

Ve bu fark çok kritik.


Peki insanlar neden artık çocuk yapmıyor?

Çünkü çocuk, belirsizlik ortamında "en çok ertelenen yatırım".


Eskiden çocuk sahibi olmak cesaret isterdi belki ama gelecek daha öngörülebilirdi. Eşler çalışıyorsa borca girilebilirdi, paranın kıymeti vardı,


Bugünün meselesi cesaret değil; "dayanabilirlik".


Birinci sırada ekonomik baskı ve güvencesizlik var. Konut fiyatları uçmuş, kiralar bel büküyor.

Eğitim, bakım, sağlık maliyetleri sürekli artıyor. İnsanlar bir noktada şunu soruyor:

“Bir çocuğu geçtim… ben kendimi bile zor taşıyorum.”


İşsizlik riski, krizler, savaş ihtimalleri, iklim belirsizliği, artan suçlar, güvensiz ortam…Gelecek bu kadar flu iken, çocuk kararı doğal olarak öteleniyor.


İkinci büyük kırılma eğitimle geliyor. Dünyanın her yerinde eğitim seviyesi yükseldikçe doğurganlık düşüyor. Kadınların son derece kıymetli olan eğitimleri, iş yaşamına katkıları , kariyerleri ve ekonomik özgürlükleri arttıkça işin adil olmayan tarafı öne çıkıyor. Çocuk bakımının yükü hâlâ büyük ölçüde kadınların omzunda. Toplum hâlâ şunu söylüyor: “Hem tam zamanlı çalış, hem mükemmel anne ol, hem hiç yorulma"

”Bu denklem doğum yaşının yükselmesine, birçok kadını ya çocuk sayısını azaltmaya ya da hiç çocuk yapmamaya itiyor.


Üçüncüsü şehirleşme ve yaşam tarzı. Eskiden kırsalda dört çocuk “işgücüydü”. Şehirde ise bir çocuk “yüksek maliyetli, uzun vadeli bir proje”. Günümüzün normali artık küçük evler, yalnız yaşam, çocuksuz çiftler.


Evlilik ve çocuk, bir zamanlar “hayatın doğal akışı”yken bugün sorgulanıyor. İnsanlar artık durup düşünüyor: “Ben gerçekten istiyor muyum?”


Hayatın otomatik pilotu kapandı.


“Ben buna bir de çocuk ekleyeyim” demek için ya çok zengin olacaksınız ya da çok umursamaz.

Yeni kuşak ne zengin, ne de umursamaz.

Sadece "rasyonel".


Ve bu noktada alarmlar çalmaya başlıyor.


Düşük doğurganlık ve hızlı yaşlanma, sadece sosyal bir mesele değil; doğrudan "gelecek tehdidi".


Çünkü ekonomik yenilik, girişimcilik, risk alma iştahı çoğunlukla genç kuşaklardan gelir.

Büyümenin motoru olan genç ve kalabalık işgücünün zayıflaması ekonomiyi de yavaşlatır.


Refah sistemleri tersine döner. Yıllarca “çok çalışan–az emekli” varsayımıyla kurulan denge,

“az çalışan–çok emekli” gerçeğine çarpar.


Jeopolitik boyutu da var. Nüfus sadece sayı değildir; askeri kapasite, iç pazar büyüklüğü,

üretim gücü demektir.


Hızla yaşlanan ülkeler, genç nüfuslu ülkelere karşı rekabette zorlanır. Toplumsal gerilim artar.

Gençlerin sırtındaki vergi ve prim yükü ağırlaşır, yaşlıların hak beklentisi yükselir. Bugün dünyada yaşlı bakımı ile çocuk bakımı arasında sıkışmış ve gitgide tükenen

“sandviç kuşak” var.


Artık kalabalık olmak değil, dayanıklı olmak önemli.


Ve tam burada “Protection Gap” kavramı çıkıyor karşımıza. Yani koruma açıkları.


WEF raporlarının altını kalın kalın çizdiği dört büyük açık var:


Birincisi sağlık koruma açığı. İnsanların büyük kısmı hastalık, pandemi, uzun süreli bakım risklerine karşı yeterince korunmuyor. Kamu sistemleri yetmiyor. Özel sigorta ise herkese erişilebilir değil. Sonuç çoğu zaman aynı: Hastalık = yoksullaşma riski.


İkincisi iklim ve afet koruma açığı. Deprem, sel, fırtına, yangın…Ekonomik kayıpların büyük kısmı sigortasız. Yük devletin ve bireyin sırtına biniyor. Bu açık her yıl büyüyor.


Üçüncüsü siber koruma açığı. Dijitalleşme hızlandı ama koruma aynı hızda gelmedi. Bugün kritik altyapılar bile savunmasız. Kurumların çoğu “olursa bakarız” noktasında.


Dördüncüsü emeklilik ve uzun ömür koruma açığı. İnsan ömrü uzadı, ama birikimler yetmiyor.

Kamu sistemleri zorlanıyor. Yaşlılık, giderek daha fazla güvencesizlik anlamına geliyor.


Bu açıkların hiçbiri sadece sigortacının sorunu değil. Bunlar "toplumsal dayanıklılık" sorunu.


Ve şimdi tüm bunların üstüne jeoekonomik güç savaşları biniyor. İklimi, siberi bile sollayan

sert bir belirsizlik dönemi.

Sağlık güvende değilse,

ev her an başımıza yıkılacak hissi varsa,

dijital dünyada savunmasızsak,

yaşlanınca aç kalma korkusu varsa

ve üstüne savaş bulutları dolaşıyorsa…

İnsan "hayat kurmaz".


İşte tam da bu yüzden

Bize tank değil, bebek lazım.



AŞK YOKSA, AKTÜERYA NE YAPSIN?


Sigorta matematiği romantik değildir. Ama insan hayatına fazlasıyla bağlıdır. Çünkü sigorta dediğiniz şey, geleceğe dair olasılıkların bugünden fiyatlanmasıdır. Ve bu matematik, genç nüfus varsayımıyla çalışır.


Denklem basittir: Çok çalışan → çok prim → yönetilebilir hasar.


Doğurganlık düştüğünde tablo tersine döner: Prim ödeyen azalır, yaşlı nüfus artar, hasar büyür. Geniş risk havuzu daralır.

Aktüeryal denge bozulur.


Yaşlanan nüfus, sigortacılıkta maliyetlerin katlanması demektir. Kronik hastalıklar artar.

Uzun süreli bakım ihtiyacı yükselir. Evde sağlık, rehabilitasyon, yaşlı sürücülere bağlı riskler çoğalır. Hayat ve emeklilik sigortalarında ödeme süreleri uzar.

Risk büyür, ama o riski finanse edecek genç müşteri sayısı küçülür. Bu tablo sektör için tam anlamıyla bir "Bermuda Üçgeni"dir.(*)


Çalışan sayısının azalması, sosyal güvenlik sistemlerini de zorlayınca insanlar mecburen başka güvenceler ararlar, bu da genellikle sigorta. Bu noktada karşılarına çıkan duvar ise maliyetler- Gelirler düşerken, primler yükselir. Prim yükselince sigorta “ekonomik” olmaktan çıkar. bu da sigortasızlığı arttırır. Sigortasızlık arttıkça risk havuzu daha da küçülür. Küçülen havuz primleri daha da yukarı iter.


Kısır döngü tam olarak budur.


Yaşlanan toplum, uzun süreli bakım, evde bakım, yaşlı dostu konutlar, gelir devamlılığı ürünleri gibi yeni sigorta ihtiyaçları doğurur:

Ama ironik olan bu ürünlere en çok ihtiyaç duyan kesim aynı zamanda ödeme gücü en düşük olan kesim. İşte Protection Gap’in en derinleştiği yer de burası.


Uzun yaşam döngüsü, yüksek prim potansiyeli ve düşük hasar oranıyla genç nüfus, sigortacının altın müşterisidir. Doğurganlığın düşmesi, genç segmenti daralttıkça sektörü giderek daha yaşlı, daha pahalı, daha hasarlı bir portföye sıkıştırır.


İklim krizi de buna ikinci darbeyi vurur. Afetlerde yaşlı nüfus çok daha kırılgandır. Tahliye edemezsiniz, uyum sağlayamazsınız, kaybı telafi edemezsiniz.


Bu tabloya bakıp “Abartıyorsun” diyen çıkar mı, sanmıyorum.


Bu, bir günde olan bir kriz değil. Bu, sigortacılığın en sessiz ama en yıkıcı riski, .son yıllarda sessiz sessiz ilerleyen, ama a çok ağır yıkacak bir demografik deprem.


Ve insanlık çocuk yapmıyor

çünkü dünya "çocuk dostu değil".

Bu kadar basit.


Modern toplumlarda çocuk, sadece anne-babanın meselesi değildir.

“Doğurun” demekle olmuyor. Ekonomik, sosyal ve bakım altyapısını dönüştürmeden

bu çağrı havada kalıyor. Korkutmak da işe yaramıyor. İnsanlara sadece riskleri değil,

"çözüm yollarını" da göstermek gerekiyor.


İnsanlara şunu hissettiren bir sistem lazım: “Çocuk yaparsan hayatın mahvolmayacak.”

Dünya yaşlanıyor. Çin “doğurun” diyor. Avrupa teşvik üstüne teşvik açıklıyor.

Türkiye ise hâlâ aynaya bakıp, “Biz genciz ya” demekle meşgul.


Bugünün genç Türkiye’si,20–30 yıl sonra Çin’in ve Avrupa’nın bugün yaşadığı tabloyla yüzleşecek.

• Daha çok emekli- Daha az çalışan

• Daha yüksek sağlık maliyetleri -Daha fazla bakım ihtiyacı

• Daha kırılgan bir sosyal güvenlik sistemi


Tüm bunlar kapıdayken her gün birileri daha sessizce emekli oluyor.


Bu mesele ne sadece ekonomi, ne sadece sigorta, ne de “özel hayat” tartışması.

Bu mesele, insanın gelecekle kurduğu bağ.


Çocuk, istatistik değil. Bir nüfus grafiği hiç değil. Bir çocuğun varlığı, bir toplumun

“Ben yarına inanıyorum” deme biçimi.


Bugün durumu sanki biri sabah uyanıp "Bugün de medeniyetin devamını sabote edeyim”

demiş gibi “gençler çocuk istemiyor” diye açıklamaya çalışıyoruz.

Hayır.

Kimse sistemi yakmaya çalışmıyor. Sistem zaten kendiliğinden duman çıkarıyor.



Dünya bugün insanlara şunu söylüyor: “Gelecek güvensiz, risk çok, yük ağır.”

İnsan da buna rasyonel davranarak cevap veriyor: “Öyleyse ben durayım.


Ama durduğumuz her yerde hayat da yavaşlıyor.


Doğurmadık

Doğuramadık

Doğuramayacağız mı?


Hayat, korkuyla değil güvenle çoğalır. İnsan, tehdit altında değil umut gördüğü yerde kök salar. Tankla güvenlik olmaz. İstatistikle gelecek kurulmaz. Korkuyla hayat üretilmez. Bize gereken şey daha çok silah, daha çok uyarı, daha çok baskı değil.


İnsanlara gereken çocuk yapmayı bir fedakârlık değil, mümkün bir hayat tercihi hâline getiren adil, koruyucu, öngörülebilir bir sistem.


Ve bir toplum geleceğine çocuk koymuyorsa, bugününü ne kadar iyi yönetirse yönetsin

yarınını kaybetmiştir.


Sessizce.



(*) Bermuda Üçgeni- Bermuda Şeytan Üçgeni, 19. yüzyıl ortalarından bu yana rapor edilen olaylarda 50’den fazla gemi ve 20’den fazla uçağın kaybolduğu iddia edilen, Florida–Bermuda–Porto Riko arasında kalan okyanus bölgesidir. Bu olaylar arasında 1918’de 309 kişiyi taşıyan USS Cyclops’un iz bırakmadan yok olması ve 1945’te Flight 19’un beş uçakla birlikte kaybolması en bilinen vakalar arasında yer alıyor. Bölgenin toplam alanı kaynaklara göre 500.000 ile 1.510.000 mil² arasında değişiyor ve rapor edilen kayıpların çoğu, bilimsel araştırmalara göre şiddetli hava koşulları, yoğun trafik ve navigasyon hataları sonucu.


Bağlantılar


Blog Yazıları

Biz İnsanlar ne yapıyoruz? WEF Küresel Risk Raporu - 2026




Yorumlar


bottom of page