top of page

RUHUN BAYRAMI : UNUTTUĞUMUZ ESENLİK


Bir iki gün içinde telefonlarımız kutlama mesajlarıyla dolacak.

“Mutlu bayramlar”, “sağlıkla kalın”, “esenlikler dilerim”… “Bayramınızı Kutlar, Esenlikler Dilerim.”


Çok seviyorum bu mesajları. Çünkü içinde çok eski ve çok kıymetli bir kelime var: "esenlik".


Küçüklüğümden beri bayramları severim. Bizim aile kalabalıktır. Kardeşli, kuzenli, teyzeli, amcalı; büyüklerin etrafında toplanılan o eski bayramları yaşamış şanslı bir çocukluğum var. Yerlere serilen yataklarda “ben bununla uyuyacağım” kavgaları, üzerimizde bayramlıklarımızla sokaklarda çılgınca oynamalar, sırayla öpülen ellerden sonra sırıtarak elimizi uzatıp bir yandan da kuzenime ne kadar vermiş diye yan gözle baktığımız harçlıklar, kalabalık sofralar…


Bu güzel hatıralar insana çok iyi geliyor: Şimdi düşününce anlıyorum, belki de o bayramların bize verdiği en büyük şey tam da buydu. "Esenlik".

.

“Esenlikler dilerim”

Kelimenin kökü “esen”, Orhun Yazıtlarından beri kullanılan çok eski bir kelime. Sağlam, sağlıklı, zarar görmemiş, iyi durumda olan anlamına geliyor. Bu yüzden sadece fiziksel sağlık değil, daha geniş bir anlamı var;

Bedensel sağlık

Ruhsal huzur

Güven içinde olma hali

Yani kelimenin özünde “İnsanın iyi, sağlıklı ve huzurlu olması” var. Bu yüzden de bir insana dilenebilecek en güzel dileklerden biri


Çünkü gerçekten esenlik günümüzün en büyük ihtiyacı.


Esenlik Bir Lüks mü Oldu?

Genellikle kendi kendime ve “yok artık dedirtecek” kadar erken uyanırım. Bazı sabahlar önceki gün sakin geçmiş olsa bile bazı sabahlar dinlenememiş, yorgun uyanıyorum. Aslında hissettiğim şey fiziksel bir yorgunluktan daha çok ruhun yorulması gibi bir hâl. Yoksa insan gerçekten yorgun olsa uyur.


Hem uzun yıllar masa başı çalışma hem de azımsanmayacak kişisel katkımla yorduğum kas iskelet sistemi sorunlarıyla uğraşıyorum ne zamandır. Sırtım dursa boynum, boynum dursa dizim ağrıyor. E artık yaş da var,


Hemen herkesin yaptığı gibi ilk iş elime aldığım telefonda bildirimlere bakıyorum. Algoritmalar çalışmış ve birkaç gündür beğendiklerimden öyle paylaşımları art arda dizmiş ki arkadaşlarımın paylaşımlarını göremiyorum bile.


Son yıllarda insanlara sürekli aynı şeyler tavsiye ediliyor.

Daha iyi beslen. Daha çok spor yap.

Meditasyon yap. Nefesine odaklan.

Ha bir de – Şükret , anda kal, doğaya git gibi modern mutluluk önerileri var.

Bütün bunlar çok güzel tavsiyeler. Gerçek hayat nasıl peki ?


Yetişilecek bir toplantı, içi karışmış devasa bir excel dosyası, zihinde sinsi sinsi dolanan akşama ne pişirsem sorusu, çocuğun okuluna neden çağrıldık acaba kaygısı, zamanı gelmiş taksitler, belki bir doktor randevusu, kafamızın içini kımıl kımıl kemirirken, an itibariyle düştüğünüz trafik ya da kalabalık metro, onları daha da gürültülü hale getirip, ruhumuzu ve enerjimizi kemiriyor.


Günümüzde insanların en çok duyduğu tavsiyelerden biri “dik dur” oldu.

Fizyoterapistler, spor hocaları, hatta akıllı saatler bile sürekli uyarıyor. Ama kimse modern hayatın insanı sürekli öne eğdiğini pek konuşmuyor.

Laptopa eğil, telefona eğil, direksiyona eğil, ekrana eğil…


Sadece bedenen değil, tavır ve duruş olarak da sürekli “dik durmak” var

Hayata karşı dik dur, işte dik dur, krizlerde dik dur, adaletsizlik karşısında dik dur, çocuk yetiştirirken dik dur…


Bir süre sonra insan sadece bedenen değil, ruhen de “hayatın yükünü taşıyan” bir hale geliyor.


Sabah evden çıkarken aklımı kurcalayan bir soru olmadan, şöyle mutlu mutlu, dingin ruh haliyle bir yere gittiğim günler nadirleşti. Gerçek hayatta bazen sabah kahvaltısı aceleyle içilen bir kahve oluyor. İnsan gün boyu nasıl oturup, nasıl hareket ettiğini, akşam boynuna veya beline saplanan acıyla fark ediyor. Bütün o kişisel gelişim tavsiyeleri, günün koşturması içinde unutulup gidiyor.


Haber dinlesen ayrı, dinlemesen ayrı. Dünyada savaşlar, göç, eşitsizlik, adaletsizlik, geçim sıkıntısı, arsız bir kötülük var. Etrafımız bunlarla çevriliyken yaşadığımız stres bireyselliği aşıyor kolektif stres yaşıyoruz. Vicdan huzursuzken, insanlar hayatta kalmaya çalışırken gerçekten esen, kafa rahat olunabilir mi?


Bu kadar çok yarın kaygısı, insanı yormaz mı ?


Herkes Çok İyi Ama Kimse İyi Değil


Günümüzde gösterilen ya da paylaşılan hayat; herkes yoga yapıyor, sağlıklı besleniyor, meditasyon yapıyor, herkes bir “detox” da. Ekrana bakınca herkes çok mutlu, çok huzurlu, çok formda. Sabah meditasyon, öğlen sağlıklı smoothie, akşam gün batımında yoga. Zengin sofralar, şık kıyafetler. Dijital gürültü, yalan parıltı .Hayat sanki hiç yorulmayan, hiç sinirlenmeyen, hiç telaş etmeyen insanların yaşadığı bir yer gibi.


Ama aynı insanlar, gecenin kör vaktine kadar ekran kaydırma illetine tutulmuş hâldeler. Belki de sosyal medyada kavga ediyor, sabah kahvesinin sadece fotoğrafını atıp hatta içemeden gerçek hayata koşuyor.

Çünkü sosyal medyada çoğu zaman görünen başka, görünmeyen başka; gösterilen başka, gösterilmeyen bambaşka.


Siz de öyle gördüğünüz her şeye inanıp, gördüğünüzle karar verip kendi kendinizi üzmeyin.


Bugün çok konuşulan bir kavram var: “well-being”. Esenliğin karşılığı gibi düşünebiliriz. Ama modern hayatta artık çok da endüstriyel bir kavram oldu ; wellness, mindfulness, wellbeing economy, wellbeing programs. Kelimenin kendisi kadar sade olan hayatlar da pek kalmadı.


Son yılların sıkça dile getirilen kavramlarından biri de Longevity – yani uzun yaşam. Yaşam var yaşam var, longevity "sağlıklı uzun yaşamı" ifade ediyor. Bunun için de temel zemin wellness- yani esenliği destekleyen pratikler”. Bugün wellness sektörü vitaminler, terapiler , uygulamalar ve programlarla dev bir pazar.


Bugünlerde insanlara sürekli aynı tavsiyeler veriliyor, bazılarını ve okuduğumda kendi kendime didişiyorum onlarla;

• 10.000 adım at.

İddialı bir hedef. Önce buna zaman ayırmam gerekiyor, en az bir saat. Sonra biri çıkıyor diyor ki: “Adım sayısı önemli değil, yürüyüşün temposu önemli, bir yavaşla, bir hızlan” Bir başkası: “Uzun yürüyüşlerden bıkmadın mı? Boş ver yürümeyi Taichi yap.”

Diğeri taicihi yi önerene: “Sabahın köründe nerede açık hava park bulacaksın? New York mu burası?” Git bir mat al, evde pilates yap. Matın yoksa duvar pilatesi yap. Her gün 10 dakika 30 tekrar. 28 günlük meydan okumalar, programlar, uygulamalar… Seç beğen al, alternatif çok.

• Şeker yeme.

Her durumda bunu söylüyorlar. Ama aynı anda soslarda, içeceklerde, paketli gıdalarda şekeri her yere, üstelik tekrar tekrar yeme isteği yaratan maddelerle birlikte dayatıyorlar.

Ama sen yine de yeme.

• Glutensiz beslen.

Sanki bir anda bütün dünya çölyak hastası oldu.

• Nefes çalışması yap.

Sinirlenmemek için içimden ona kadar sayarken nefesimi zaten tutabiliyorum.

• Sabah güneş gör.

Güzel tavsiye. Uyan, biri kahvaltı bekler, diğeri kaybolan çorabım nerde derken ya da çıkmadan çamaşırların asılması gerekirken bırak hepsi beklesin, pijamanla geniş balkonuna çıkıp derin bir nefes al, mis gibi sabah havasını içine çek, güneşi selamla. Keşke.

Hep evden çıkışa erteliyoruz güneşi, neyse buna da şükür.


Şimdi içimden geçirdiklerime “Ne yaparsan yap o zaman…” diyebilirsiniz. Ama merak etmeyin, algoritma buna da çözüm bulmuş.


"Kendini gerçekleştir.""Sen değerlisin.""Anı yaşa."

Kendi değerini keşfet. Kendini yenile. Yaptığın senindir, sahiplen! Bırak elalem ne derse desin!


Bireyselliği parlatan sayısız post ve bunu koçluk paketleriyle satan sayısız hesap.

Meditasyon, mindfulness, yoga, vitaminler, kendini geliştirme sayfaları…Sanki kişisel olarak yaşadığımız her şey bir dijital psikoloji laboratuvarında inceleniyor.


Durmadan kendini test et. Kendini ölç. Kendini değerlendir. Algoritmalar, tavsiyeler, motivasyon cümleleriyle hayat sanki hiç bitmeyen bir kişisel gelişim semineri gibi.


Eskiden dergilerde “6 soruda karakter analizi” testleri olurdu ya da “Sevgilini nasıl geri kazanırsın?” başlıklı sayfalar. Mantık aynı. Sadece şimdi dijital, canlandırmalı ve çok daha şaşaalı bir formda karşımıza çıkıyor.


Bugün wellness kültürü biraz matcha çayı, yoga, nefes terapisi, mindfulness. En klişe tavsiye de “stresi yönet”. Oldu!


Asıl sorun belirsizlik, güvensizlik ve kırılgan sistemleri. Aynı anda tükenmişlik, borç, kaygı, güvensizlik varken nasıl esen olacağız?

İnsan stresten değil belirsizlikten yoruluyor.


Evet… o çok ihtiyaç duyduğumuz esenlik, bugün dev bir endüstriye dönüşmüş durumda. Sanki esenlik satın alınabilecek bir şeymiş gibi.


Gerçek hayat farklı, her zaman planlı programlı ilerlemiyor. Bazen spor yapacak vakit olmuyor. Sağlıklı beslenme listeleri mutfakta değil, akılda kalıyor.

Bazen insan sadece günü tamamlamaya çalışıyor.

Ve bütün bu tavsiyelerin arasında insanın aklına şu geliyor:


Hayatı sürekli optimize edip, sağlıklı beslenip spor yapıp, olan bitene çok takılmayıp kafamıza göre yaşarsak bu iş tamam mı ?


Esenlik yalnızca bireysel bir mesele de değil. Bir toplumun gerçekten esen olması için güvene, adalete ve dayanıklılığa ihtiyacı var.


Bazen de biraz yavaşlamak, biraz doğrulmak ve biraz nefes almak gerekiyor.

Çünkü insan yükleriyle sürekli eğilerek sadece sırtını değil, hayatını da yoruyor.


Önümüz bayram.


Belki de bayram, bize unuttuğumuz esenliği yaşatmak için harika bir vesile; bir arada olmak, birlikte oturabilmek, bir sofraya sığmak, kucaklaşmak.


Anne böreği ve şefkati,

Babayla pencere önü kahve sohbetleri

Oğlanla özleştiğimiz didişmeler,

ve ailemizin en “miniği” kuzenimi beni gördüğünde annesinin arkasına saklanacak kadar mıncıklamak ;

Biraz da Ankara’nın sokaklarında dolaşıp hatıraların tozunu almak için kısa bir ara.


Sonra yine buradayız.


Herkese güzel bir bayram ve hepimize esenlikler diliyorum.




Yorumlar


bottom of page