RİSK Mİ DEDİNİZ? Kadınlar için workshop değil, bir rutin
- Zeynep Turker

- 2 gün önce
- 7 dakikada okunur

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, takvim yapraklarında romantik bir kutlama günü değil. Çiçekle, indirimle ya da “iyi ki varsın” klişeleriyle ticarileştirilecek bir olgu hiç değil.
8 Mart; direnmenin, hayatta kalmanın ve sistematik olarak geriden başlatılan bir koşunun, kadınların eşitlik talebi yüzünden hayatını kaybettiği, işten atıldığı, susturulduğu, yok sayıldığı bir mücadelenin simgesi.
Ve evet, aradan geçen bu kadar yıla rağmen hâlâ anlatmak zorundayız.
Geçenlerde sosyal medyada bir videoya denk geldim. Anlatıcı bir erkek ve söze "Kadın ve Erkek Eşit Değildir "diye “Ne diyorsun sen”dedirten, insanı yükselten bir tonda başlıyor. Sonra devam ediyor, Çünkü ;
Hiçbir erkeğe bir iş görüşmesinde
"Evlenmeyi düşünüyor musunuz?”
“Çocuk yapmayı planlıyor musunuz?”
“Çocuk olursa işe devam edebilecek misiniz?”
“Eşiniz çalışacak mı?"
Diye sorulmaz. Hatta bir erkeğe sorulması “absürt”.
Bu saçmalığın temeli bence kadının hayatının potansiyel bir risk, erkeğinkinin ise varsayılan norm olarak görülmesi. Kadınlara sorulan soruların erkeklere yöneltildiği başka bir videoyu da buraya bırakıyorum.
Bir kadın, aynı işi yapar, daha az ücret alır; aynı başarıyı gösterir, daha geç terfi eder en fenası da aynı hatayı yapar ama daha ağır bedel öder.
Ücret eşitliği hâlâ birçok ülkede bir hedef, hala bir temenni, hala bir rapor başlığı. Gerçek hayatta çoğu kadın için bordroda farklı rakamlar, yani eksik ödenen bir emek anlamına geliyor.
Eşitsizlik yalnızca ücret bordrolarında değil, Toplantıda sözü kesilen, fikri görmezden gelinen, görünüşü üzerinden yorumlanan kadın da örgütsel adaletsizlik yaşıyor.
Kadınlar
• Daha erken başlamak,
• Daha hızlı koşmak,
• Daha az hata yapmak,
• Daha çok ispatlamak zorunda.
Kadınlara, yarışa geriden başladıkları halde, bitiş çizgisine ulaştıklarında sanki aynı şartlarda koşmuşlar gibi davranılıyor. Tüm bunlara rağmen ayakta kalması ise “direnç” diye alkışlanıyor. Oysa bu bir süper güç değil, doğuştan gelen bir dayanıklılıktan çok sistemin dayattığı bir mecburiyet.
Sorun kadınlarda değil. Sorun sistemlerde.
Örgüt kuramı bize basit ama önemli bir şey söyler: Bir sistem sürekli aynı sonucu üretiyorsa, sorun kişilerde değil, sistemin tasarımındadır.
Bugün kadınların iş hayatında daha fazla tükenmesi, daha az terfi etmesi, aynı yetkinlikte olmalarına rağmen daha çok ispatlamak zorunda kalması ya da anneliğin hâlâ “kariyer riski” olarak görülmesi tesadüf değil. Örgütler kâr odaklıdır, kısa vadeye çalışır ve konforlu güç ilişkilerini kolay kolay bırakmaz. Bunlar bireysel tercihlerden çok, erkek varsayımıyla kurulmuş örgüt modellerinin sonuçları.
Tarih de bize ilginç bir döngüyü gösteriyor:
Savaşlar kadınları görünür kılar, barış dönemleri ise çoğu zaman onları yeniden görünmez hale getirmeye çalışır.
Savaşlarda erkek nüfusun büyük kısmı cephede olduğu, milyonlarca erkek öldüğü ya da sakat kaldığı için sanayi, tarım, ulaşım ve kamu hizmetleri çökmek üzereyken devletlerin önünde tek seçenek kalmış ;
"Ya kadınlar çalışacak ya da sistem çökecek"
Kadınlar yalnızca “kadın işi” olarak görülen alanlarda değil, savaşın yarattığı boşlukta fabrikalarda ağır sanayi işçiliğinden, silah ve mühimmat üretimine, demiryollarından madenlere, kamu hizmetlerine kadar pek çok alanda, neredeyse her sektörde çalışmak zorunda kalmış, tarımda ise en ağır fiziksel işleri üstlenmişler. Yani o güne kadar “erkek işi” olarak kodlanan pek çok iş, erkekler cephedeyken kadınlar tarafından yapılmış. İlk başlarda plansız gitmiş, politik olmadığı gibi o zamanlarda “ilerici bir proje" diyerek de yola çıkılmamış. Tamamen mecburiyetten , hayatta kalmaya yönelik bu zamanlarda kadınlar kolları sıvamış, boşlukları doldurmuş.
Bu durum aslında örgüt kuramının temel bir gerçeğini hatırlatıyor: İşlerin doğası cinsiyetli değildir; onları cinsiyetli yapan, toplumun yerleşmiş varsayımlarıdır.
Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’da kadınlar cephane taşıdı, lojistiği yönetti, üretimi sürdürdü, yaralıları tedavi etti. Cephe hattında savaşanlar kadar, cephe gerisinde savaşın sürdürülebilirliğini sağlayan binlerce kadın vardı. Cumhuriyet’in kuruluşunda yer alan kadınlar çok daha büyük bir emeğin sembolleriydi.
I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da erkeklerin cepheye gitmesiyle fabrikalarda, ulaşımda ve kamu hizmetlerinde çalışanların büyük bölümü kadınlardan oluşmaya başlamıştı. Üretim hattını ayakta tutan, şehirleri işleten bu iş gücü, aynı zamanda kadınların kamusal hayattaki yerinin ne kadar güçlü olabileceğini de gösterdi.
Kriz geçince, sistem eski hiyerarşiyi geri çağırır. Nitekim savaş bitince erkekler geri döndüklerinde kadınlardan “eski rollerine” dönmeleri beklenmiş.
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’de “Rosie the Riveter” ile sembolleşen kadın iş gücü tekrar eve yönlendirilmiş. İngiltere’de savaş yıllarında fabrikalarda çalışan kadınların önemli bir kısmı işlerini bırakmaya teşvik edilmiş. Almanya’da ve Fransa’da da benzer şekilde kadınların yeniden aile ve ev merkezli bir role dönmesi beklenmiş.
Türkiye’de de Cumhuriyet kadınlara eğitim, meslek ve siyasal haklar tanısa da toplumsal anlatı uzun süre “çalışan ama aynı zamanda evin merkezi olan kadın” fikrini korudu.
Savaşta, afette, pandemide, ekonomik krizlerde kadınlar, en ağır yükü alır, sistemi ( başta aileyi) ayakta tutar, ama kriz geçince alkış biter, yetki geri alınır, görünmezlik başlar. Kriz zamanlarda sistemleri ayakta tutan kadınların, geleceğin şekillendirebilecek güce sahip olmadıkları düşünülebilir mi?
8 Mart’ta “Ne kadar yol aldık”tan çok, “Neden hâlâ buradayız?” sorusu sorulmalı.

Kadınlar iş hayatına sonradan “dahil” oldu ama sistem onlara göre yeniden tasarlanmadı. “Cam tavan” -açıkça söylenmeyen ama hissedilen sınırlar, işte tam olarak budur. Bir de çoğu zaman bir kriz anında kadınları liderliğe getirilip, başarısızlık halinde sorumluluğun onlara yüklendiği çok daha sert olan “Cam uçurum” var.
Biz kadınlar iş hayatında sadece geriden başlamıyoruz. Aynı zamanda erkeklerin çoğunun farkında olmadığı ama açıklıkla yaşanan sözlü, davranışsal, psikolojik ve zaman zaman fiziksel taciz riskiyle de yaşıyoruz.
Bir arkadaşım bir performans değerlendirme görüşmesindeyken erkek yöneticisi "senin bu görevi istemen, small beden pantolona girerim" demen gibi bir şey dedi!
Yıllar önce bir proje için çalışırken, proje şirketlerinden birinin yöneticisiyle toplantı yapmıştık. O gün siyah bir pantolon, üstümde, önünde üç tane beyaz elma deseni olan siyah boğazlı bir kazak vardı. Ne iddialı, ne dikkat çekici; sade, işine odaklanmış bir toplantı günü kıyafeti. Toplantı bitti. Defterimi, kalemimi çantama attım, gidiyorum. El sıkışmak üzere ayağa kalktım. Tam o anda, elim adamın elindeyken, yüzüme bakıp şöyle dedi:
“Tanıştığımıza çok memnun oldum. Elmalarınız da çok güzelmiş.”
Bunlar, emeğin, profesyonelliğin, duruşun, bir bakışla, bir sözle yok sayıldığı anlar. Mikro İhlaller deniyor ama bu tür anlar kadınların hafızasına kazınır.
Kadın emeği alkışlanıyor ama korunmuyor. Kadın görünürlüğü destekleniyor ama karar masasında yer verilmiyor. Kadın hakları, eşitlik hep konuşuluyor ama uygulamada erteleniyor. Neredeyse her alanı farklı bir risk laboratuvarı olan hayatta, kadınlar, dünyayı değiştirirken, bir taraftan kendi hayatlarını sessizce onarmak zorunda kalıyor.
Ve biz buna hâlâ “eşitlik yolunda ilerliyoruz” diyoruz.

Anneliği Sorun Gören Sistemler, Geleceği Kaybeder
Sorun kadınların çocuk sahibi olması değil; anneliği yönetemeyen sistemlerde. Gebeliği risk değil süreç olarak gören, kreş, bakım, esnek ve hibrit çalışmayı “ayrıcalık” değil standart kabul eden, kadının kariyerini kesintiye uğramış saymayan modeller geliştiren ülkeler ve şirketler bunu başardı. Bu yaklaşım kadınlara “iyilik” değil; “örgütsel akıl”.
İnsan kaynağını tüketen sistemler sürdürülemez.
“Aşk yoksa aktüerya ne yapsın?” diye yazmıştım. Toplum hâlâ şunu söylüyor: “Hem tam zamanlı çalış, hem mükemmel anne ol, hem hiç yorulma"
Sistem değişmezse kadınlar doğurmayacak. Bu bir duygu, biyoloji meselesi değil; hayatın matematiği.
Kadın yalnızca “dayanan” değil. Kadının gücü romantik bir anlatımın ötesinde biyolojik, nörolojik ve zihinsel bir gerçeklik.
Kadın, içinde geleceği büyüten, doğuran, taşıyan bir varlıktır. Bu yalnızca fiziksel bir süreç değildir; bedenle birlikte zihnin de yeniden örgütlendiği bir dönüşümdür. Hormonları yüzünden kilo alır, verir; vücudunun formu değişir, bozulur. Ama aynı hormonlar beynin çalışma biçimini de dönüştürür. Kadın beyni tek hatlı değil; çok katmanlı, çok kanallı, multi-task çalışan bir sistemdir.
Bir kokuyla bir anıyı, duyduğu tek bir cümleyle yıllar önce yaşanmış bir duyguyu, bir haberi sezgisel bir risk analizine bağlar. Renkler, desenler, sesler, mimikler… Hepsi aynı anda veriye dönüşür. “Sezgi” diye geçiştirilen bu hız gerçekte yüksek hızlı bir nörolojik bağlantı ağıdır.
Ve tam da bu yüzden kadınlar krizlerde fark yaratır. Kaos anlarında çözüm üretir. Herkesin “sonra bakarız” dediği yerde “burada bir şey var” diyebilir.
Sigortacılıkta risk yönetimi ile kadınların düşünme biçimi arasındaki uyum çok dikkat çekici. Risk analizi yalnızca sayılarla yapılmaz; bağlantı kurma, ihtimalleri aynı anda görebilme ve görünmeyen kırılma noktalarını sezebilme yeteneği gerektirir. Kadınların çok katmanlı düşünme biçimi tam da bu noktada devreye girer. Bir kokuyu bir anıyla, duyulan bir sesle bir sözle , bir haberi olası bir senaryoyla ilişkilendirebilen o hızlı zihin ağı, aslında risk yönetiminin özüdür. Belki de bu yüzden kriz anlarında, belirsizlikte ve karmaşık durumlarda kadınların ortaya koyduğu analiz ve denge kurma becerisi, kararlar çoğu zaman fark yaratır. Sigorta tam olarak böyle bir iştir: "Görünmeyeni görmek, ihtimalleri tartmak ve hayatın kırılgan noktalarını korumak"
Belki de bu yüzden sigortacılık yalnızca matematik değil, aynı zamanda sezgi işi ve kadınların dünyayı okuma biçimi, risk yönetiminin doğasına sandığımızdan çok daha yakın. Çünkü risk kadınlar için bir workshop değil, bir rutin
Sigorta sektörü riskleri ölçer, belirsizlikleri hesaplar, geleceği güvence altına almaya çalışır. Ama uzun yıllar boyunca sigorta sektörü de dahil, iş hayatının içindeki bir risk çoğu zaman yeterince görülmüyor: “kadınların karşılaştığı görünmez bariyerler”
Türkiye’de sigorta sektörü birçok sektöre kıyasla kadın çalışan oranının yüksek olduğu alanlardan biri. Teknik kadrolarda, operasyonlarda ve satış organizasyonlarında kadınların güçlü bir varlığı var. Dünya sigorta sektöründe çalışanların yarıdan fazlası kadın olsa da üst yönetim seviyelerinde bu oran hâlâ belirgin şekilde düşüyor. Türkiye’de de tablo benzer, kadınlar sektörde güçlü bir şekilde var; ancak karar verici koltuklara bakıldığında bu güç aynı oranda yansımıyor.
Sigorta sektörünün bu doğal uyumu görmezden gelmesi, önemli bir fırsatı kaçırması anlamına geliyor. Risk yönetimiyle bu kadar örtüşen bir bakış açısının karar mekanizmalarında daha fazla temsil edilmesi için sektörde daha çok kadın karar vericiye ihtiyaç var.
Erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten denir ya… Evet, farklıyız. Farklılık eksiklik değildir! Bu farkı bir çatışma alanı değil, bir yönetim avantajına dönüştüren çok başarılı şirketler var.
Bugün pek çok şirkette “eşitlik” hakiki karşılık bulmaya başladı. Sigorta sektöründe de böyle. Yönetim kurullarında, üst düzey pozisyonlarda, teknik kadrolarda kadınlar artık yalnızca “temsili” değil; belirleyici roller üstleniyor.
Bugün bazı işverenler için kadınların çocuk sahibi olması bir “sorun” değil. Aksine, ülkesini düşünen her vatandaş gibi bunu bir boşluk değil; toplum için birey yetiştiren, geleceği büyüten bir misyona destek olarak gören yaklaşımlar, kadını kariyerinden ya da anneliğinden vazgeçmeye zorlamayan ülkeler var.
Ama bu örnekler hâlâ istisna.
“Kadınlar neden zorlanıyor?” diye sormuyorum. Bu sistem neden hala böyle?” diye soruyorum.
8 Mart, kadınların daha güçlü olması gerektiğini hatırlatan değil, kadınların zaten güçlü olduğunu, İnsanları değiştirmeye çalışmak yerine, sistemi yeniden kurmak gerektiğini hatırlatan bir gün.
“If you want something said, ask a man.
If you want something done, ask a woman.” Eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’a atfedilen bu söz bize artık tartışmanın kadınların çalışma hayatına katılıp katılmaması olmadığını söylüyor. Bugün birçok sektörde kadınlar zaten güçlü şekilde var. Artık farklı bir evreye giriyoruz.
"Karar mekanizmaları".
Yönetim kurulları, stratejik karar pozisyonları, sektör yönetişimi…
8 Mart sadece kutlu değil, aynı zamanda anlamlı olsun.
“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini ihmal edelim de kütlenin tamamı ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı zincirlere bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?” Mustafa Kemal ATATÜRK



Yorumlar